6 Nisan 2015 Pazartesi

Muhteşem Topkapı Hançeri


"Topkapı Hançeri" diye ün yapan bu zümrütlü  ve saatli hançer, 2/160 hazine envanter numarasıyla Topkapı Sarayı Müzesi Hazinesi'nde sergilenen en önemli eserlerden birisidir. 35 cm. uzunluğundaki hançerin kabzasının ön yüzünde 30-40 mm. ebadında, bombe tıraşlı (cabacon) üç adet iri zümrüt; arka yüzünde ise yeşil kabartma mine zeminde, minekari bezeme usulü ile yapılmış, meyvelerle dolu üç sepet resmi yer almaktadır. Kabza tepesine ise küçük bir saat yerleştirilmiş ve saatin üzerini sekizgen biçimde bir zümrüt ve çevresi altın yuvalı masa kesimli küçük elmaslarla süslü bir kapak ile örtülmüştür. Hançerin tabanı kendinden kabartma çizgili ve süslemesizdir.
Kını altın ve kum kakma zeminlidir. Bir yüzü, altın oyma tekniğiyle işlenmiş 1 ile 3-4 karatlık gül ve basamak kesimli elmaslarla bezemelidir. Kının bu yüzünün orta yerinde ve arka yüzeyinde de yine yeşil zemin üzerinde, beyaz bir sütun tarafından taşınan içi çeşitli meyvelerle dolu bir sepetten oluşan kabartmalı mine süslemeler yer almaktadır. Kının çamurluğunda küçük bir habbe biçiminde delikli zümrüt bulunmaktadır.

5 Nisan 2015 Pazar

İstanbul'un Merkezi

Eskiden "İstanbul" denildiğinde "Suriçi", yani İstanbul'un, etrafı surlarla kaplı kısmı kastedilmekteydi. Buraya aynı zamanda Nefs-i İstanbul (İstanbul'un Merkezi) denirdi. Bu surlar, Sarayburnu'ndan Haliç kıyısı boyunca Ayvansaray'a; Marmara kıyısı boyunca Yedikule'ye; oradan Topkapı'ya; Topkapı'dan da Ayvansaray'a uzanıyordu. Surların dışına çıktığımızda, bir bakıma Nefs-i İstanbul'dan veya Suriçi'nden çıkmış oluyoruz. Elbette bugün İstanbul denildiğinde çok daha geniş bir saha anlaşılmaktadır.
İstanbul'a bağlı Galata, Üsküdar ve Eyüp'ün üçüne birden "Bilad-i Selase" (Üç Belde) tabiri kullanılırdı. Hatta buralardan ve civar köylerden Nefs-i İstanbul'a gidileceği vakit "İstanbul'a gidiyorum" veya "İstanbul'a iniyorum" denilirdi.

Padişahların Cülus Merasimleri


İstanbul'un fethinden sonra Osmanlı padişahları, Topkapı Sarayı'nın üçüncü kapısı olan ve "Babüssaade" diye anılan kapının önünde kurulan tahta oturarak padişah olmuşlardır. Padişahlığı İstanbul dışında ilan edilenler de mutlaka bu tahta oturup biat merasimi yapılarak padişah olurlardı.
Sabah namazını Ayasofya Camii'nde kılarak "cülus" denilen tahta oturma merasiminde bulunmak için başta Sadrazam, Şeyhülislam ve Nakibüleşraf, İstanbul'da bulunuyorsa Kırım Hanı, hükümet mensupları, kubbe vezirleri, kadıasker ve defterdar olmak üzere ileri gelen devlet ricali, yine İstanbul!da ise Anadolu ve Rumeli Beylerbeyi ile bu vazifelerde evvelce bulunmuş olanlar ve Kaptan-ı Derya, Topkapı Sarayı'nın Birinci ve İkinci Kapısı'ndan (Bab-ı Hümayun ve Babüsselam) geçerek Üçüncü Kapı'nın (Babüssaade) önünde kurulmuş olan cülus tahtının önünde derecelerine göre yerlerini alırlardı. Yeni padişah Üçüncü Kapı'dan görününce Divan çavuşları evvela:
"Aleyke avnullah" (Allah'ın yardımı seninle olsun) diye alkış yaparlardı. Padişah tahta doğru yürürken bu sefer:
"Uğurun açık olsun, ikbalin füzun. Padişahım devletinle çok yaşa!" alkışı yapılırdı. Padişah ilk defa tahta oturunca ise:
"Maşaallah! Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!" şeklinde alkışlanırdı ki bu, zamanla halk arasında adet haline geldi.
Bayram tebrikleri de hemen hemen aynı şekilde olurdu. Padişahlar cuma selamlığı için at veya arabaya binmek için saray kapısından çıkarken:
"Uğurun hayrola, yaşın uzun ola; Allah, efendimize ömürler vere, devletinle çok yaşa!" alkışı yapılırdı. Camiden çıkarken de orada bulunanlar:
"Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var! derlerdi.

3 Nisan 2015 Cuma

Minyatürk Aslında Bir Osmanlı Projesi

Süleymaniye maketi dünyada bilinen ve kayda geçen ilk
sergi maketidir.
2003'te tamamlanarak ziyarete açılan Türkiye'nin ilk minyatür parkı projesinin (MİNİATURK), aslında bından bir asır evvel, Osmanlı devlet adamlarından Münif Paşa tarafından düşünüldüğü anlaşılmıştır. Bu proje hakkındaki bilgilerin yer aldığı Münif Paşa'ya ait el yazmaları, paşanın torununun damadı Dündar Akünal'ın hususi kütüphanesinde muhafaza edilmektedir. Münif Paşa, İstanbul için düşündüğü "Minyatür Osmanlı Devleti Parkı" projesinin nasıl inşa edileceğini, içinde nelerin bulunacağını ve finansman meselesine varıncaya kadar bütün ayrıntılarını kağıda dökmüştür. Günümüzde dünyanın birçok şehrinde muhtelif şekilleri görülen bu fikrin, Münif Paşa tarafından bundan bir asır evvel düşünülmesi büyük devlet adamlığının nasıl bir ufuk ve vizyonla mümkün olabileceğinin çok açık bir delilidir. Bu proje Münif Paşa'dan bir asır sonra İstanbul'da hayata geçmiştir.

Osmanlı Padişahları Bir Şiire Sığdı

Sultan İkinci Abdülhamid Han zamanında yaşamış olan Ahmed İzzet Paşa, Osmanlı padişahlarının tümünü bir şiirde şu şekilde anlatır:
Mehemmed, Mustafa dörder Murad adında beş sultan
Üçer hükmetti bu mülke Selim ü Ahmed ü Osman 
Süleyman, Bayezid, Abdülhamid, Mahmud ikişerdir
Birer Abdülmecid, Abdülaziz, İbrahim ü Orhan

Ahmed Badi Efendi de, Riyaz-ı Belde-i Edirne isimli eserinde ve diğer ilmi çalışmalarında kendisine büyük destek veren valinin padişahları saydığı dörtlüğüne, fetret devri padişahlarını ilave ederek şöyle bir nazire yapmıştır:
Mehemmed, Mustafa dörder Murad beş Al-i Osman'da
Üçer geldi Süleyman ü Selim ü Ahmed ü Osman
İkidür Bayezid, Abdülhamid, Mahmudu bir Musa 
Dahi Abdülmecid, Abdülaziz, İbrahim ü Orhan

Çırağan Vakası


Ali Suavi, Filibeli muhacirlerden etrafına topladığı büyük bir kalabalıkla 19 Mayıs 1878'de Çırağan Sarayı'nı bastı. Sultan İkinci Abdülhamid'i tahttan indirmek ve hastalığı sebebiyle tahttan indirilip Çırağan Sarayı'nda bulunmakta olan Sultan Beşinci Murad'ı tekrar tahta geçirmek maksadıyla girişilen bu isyan başarısız oldu. İsyan sırasında, Beşiktaş İnzibat komutanı Hasan Paşa, askerleriyle asilerin üzerine yürüdü. Hasan Paşa, elindeki bastonu Ali Suavi'nin başına vurarak onu öldürdü. İki tarafta silah kullanınca kan döküldü. Bu hadise tarihe "Çırağan Vakası" olarak geçti.

Osmanlı'yı Osmanlı Yapan Ve Osmanlı'yı Yıkan Sebepler

Osmanlı'yı Osmanlı yapan İslam'a ve onun emirlerine bağlılık ve insanlığa hizmet şuuru idi. Dünyada yaydıkları adalet nizamı bunun en büyük delilidir. Tanzimat devrine gelinceye kadar hem padişahlar hem devlet adamları bu adalet nizamına sadakatte kusur etmemeye gayret etmişlerdir. Fakat ne zaman ki devlet adamları bu prensiplerden ayrılmaya başlayıp padişahlar yalnız kaldılar, o zaman yıkılmak kaçınılmaz olmuştur.
Sultan Abdülaziz Han gibi bir padişahı haklı hiçbir sebep yokken tahtından indirip bir komplo neticesi katletmeleri bu yalnızlığın ve yıkılışın tablosunu ortaya koymaktadır. Yine Sultan İkinci Abdülhamid Han gibi bir padişahı bir komplo neticesi tahtından indirip, milyonlarca kilometre kare toprağa hakim olan devleti, bir tarihçimizin dediği gibi "Konya ovasına sıkıştırdılar". Devlet öyle bir hale getirildi ki Sultan İkinci Abdülhamid Han 1909'da tahtından indirildikten sonra, devleti beş sene gibi kısa bir zamanda felaketin tam ortasına sürükleyip dokuz sene içinde de tamamen işgal altında bıraktılar.