22 Şubat 2015 Pazar

Padişahların Günlük Programları Nasıl Olurdu?

Padişahların 24 saati nerede olursa olsun ibadetle başlar, ibadetle biterdi. Padişahlar sabah çok erkenden yani güneş doğmadan en az 1,5 saat önce kalkar, güneş doğuncaya kadar ibadet ederlerdi. Bundan sonra bahçede kısa bir gezinti yaparlardı.
Sabah kahvaltısı tabla ile getirilirdi. Kahvaltı malzemeleri Enderun denilen iç sarayda kiler odasında saklanır ve kilercibaşının nezaretinde hazırlanır, çaşnigirbaşı vasıtasıyla da padişaha takdim olunurdu.
Padişahlar eski anane gereği günde iki kere yemek yerlerdi. Bunun biri kuşluk vakti denilen sabah ile öğle arasında saat 10:00 - 10:30 sularında, öbürü de ikindi vaktinde idi. Daha sonra yemekler üç öğün olduğu zamanlar da oldu. Padişah, kahvaltıdan sonra Harem Dairesi’nden çıkarak Enderun’daki Hasoda’ya gider, burada çeşitli hüner sahipleriyle meşgul olurdu.
Toplantı günlerinde ise Kubbealtı’nda kendisine ait yerde toplantıyı takip ederdi. Toplantıdan sonra Arz Odası’nda sadrazam, kaptanpaşa, yeniçeri ağası, defterdar ve kubbe veziri gibi resmi devlet adamlarını kabul ederek devlet işlerini görüşürdü. Toplantı zamanı değilse, resmi devlet adamlarının saraya davet edilmesi ancak fevkalade günlerde olurdu.
Bundan sonra öğle namazı kılınır ve ardından da öğle yemeği yenirdi. Bu yemek, sarayda “Kuşhane” denilen hususi bir mutfakta, haremle dışarısının bağlantısını sağlayan Zülüflü Baltacılar Ocağı mensuplarından Kuşçu denilen aşçılar tarafından ve çaşnigir (tadıcı) nezaretinde pişer ve kapalı sahanlara konulup bir tepsiye dizilerek tüle sarılır, mühürlendikten sonra tablacıbaşı gözetiminde tablakarlar eliyle padişaha ulaştırılırdı.
Padişah öğle yemeğinden sonra şahsi işleriyle uğraşır. Bazen dinlenir, kitap okur, kütüphanesinde çalışır, yazı yazar, meraklı olduğu bir el sanatıyla uğraşırdı ki, bütün Osmanlı padişahlarının meslekleri ve ayrı ayrı sanatkarlıkları vardı. Bundan sonra ikindi namazı kılınır ve istediği kişilerle ve saray vazifeleriyle görüşürdü. Bu kişiler, haftanın ayrı ayrı günleri için belirlenmiş ilim adamları, tecrübeli eski devlet adamları, sanatkarlar , tanınmış şairler, edipler, hattatlar ve dini ilimlerle mütehassıs kimselerdi.

Bundan sonra akşam namazı kılınır, padişah öğle vaktine göre çok daha hafif bir akşam yemeği yer ve yatsı namazına kadar yine kendi işleriyle uğraşır ve bazen de annesi olan Valide Sultan’la görüşürdü. Yatsı namazından sonra padişahlar odalarına çekilir, çoğu zaman Kur’an-ı kerim ve Tevarih-i Al-i Osman denilen kitapları okuyup öyle yatarlardı. Hatta bazı sadrazamlar da kendi köşklerinde bu geleneği devam ettirmişlerdir. 

Osmanlı’da İlk Matbaa

İbrahim Müteferrika, 1726’da matbaacılığın gerekliliği, önemi ve faydası üzerine Vesiletü’t-Tıba’a adlı bir risale yazarak Damat İbrahim Paşa’ya takdim etmiştir.

Damat İbram Paşa, bu matbaa kurma talebi uygun bulmuş ve çalışmaları teşvik etmiştir. Kitap basmanın şeriata aykırı olduğu iddiasıyla alimlerin basımevi açılmasına karşı çıktıkları iddiası ise doğru değildir. Ulemadan böyle bir direnme geldiğini gösteren hiçbir delil yoktur. Şeyhülislam Abdullah Efendi fetvayı hemen vermiş, ulemadan on bir kişi ilk kitabın başına takrizler yazmışlardır. Matbaanın tahsis işlerine bakmak üzere ulemadan dört kişi tayin edilmiştir. Fetvada ve fermanda sadece “Ulum-ı Aliye”, yani dini ilimler dışındaki mevzulara dair kitapların basılacağından söz edilmiştir.

20 Şubat 2015 Cuma

Hareme Yabancı Kimse Giremez

Osmanlı sarayında, padişahın ailesi olmayan bir kişi ne hareme girebilir, ne de padişahın hususi hayatıyla ilgili bir şey görebilirdi. Bu ne görülmüş ne de duyulmuş bir hadisedir. Sarayda vazifeli olanlar bile hayatlarını daima bir sır içinde tamamlarlardı. Sarayda yaşayanların, saray dışına çıkıp, halk arasına karışıp, halkla görüşmeleri kesinlikle yasaktı ve böyle bir bilgi de yoktur. Osmanlı bunu bir devlet geleneği ve siyaseti olarak yapmıştır. Yoksa sakladığı bir suç veya gayri meşru bir iş için değil. Böyle olduğu içindir ki yüzyıllarca bu büyük devlet yapısını ve teşkilatını koruyabilmiştir.
Bu noktada Ayşe Osmanoğlu’nun, harem hayatı hakkındaki sözlerini nakledelim:

“Batılıların, haremi, bilhassa Darussaade’yi, hükümdarların bir sefahat teşkilatı halinde görmeleri, şüphesiz tarihi hadiseleri biraz hissi nazarlarla tetkik etmelerinden ileri gelmiştir. Hatıralarımın daha önceki kısımlarında daima cazip taraflarını hoş renkleriyle anlatmaya çalıştığım Osmanlı Haremi’nde, aslında, gerek hükümdar, gerekse onun kadınları için bir itidal ve fedakarlık rejimi hüküm sürerdi. Hükümdar ile haremleri arasında, çok ciddi kaideler ile sınırlanmış münasebetler vardı. Daha önce babama dair anlattığım bir hatıram, hükümdarın, Darüssaade’de her istediğini kolaylıkla temin ettiğine dair inanışların yerinde olmadığını pek iyi belirten bir misaldir.” 

19 Şubat 2015 Perşembe

Mehterden Mızıka-i Hümayun'a Osmanlı'da Milli Marşlar Ve Hamidiye Marşı

Selçuklu Sultanı bir fermanla birlikte Osman Gazi'ye emirlik alameti olan "tuğ", "alem", "tabl" ve "nakkare" de göndermişti. Ferman, Osman Gazi'ye bir ikindi vakti takdim edildi. Osman Gazi ayakta durarak nevbet vurdurdu (çaldırdı). Böylece Osmanlı Devleti'nin resmi mehteri başlamış oldu. Fatih Sultan Mehmed Han zamanına kadar nevbet vurulurken padişahların ayakta dinlemesi adetti.
Resmi mehter, padişah mehteriydi ki, buna "Mehterhane-i Tabl u Alem-i Hassa" denirdi. Padişah sefere çıktığı zaman mehter takımı on iki misline çıkarılırdı. Sefer ve harp esnasında padişah mehterhanesi, saltanat sancaklarının altında durup, nevbet vururdu. Bundan başka ikindi vakti, Otağ-ı Hümayun önünde nevbet vurmak adetti.
hükümdar mehterleri beş vakit vururlardı. Bundan başka padişah cüluslarında, kılıç alaylarında, harplerde zafer haberi geldiği zaman ve arife divanlarında nevbet vurulurdu.
Mehterler, harp meydanlarında gece karanlığında bile ordugah nöbetçilerinin uyumaması için devamlı çalardı. Harp esnasında ise, padişahın veya seraskerlerin yanında durup, harp boyunca askerin cesaretini arttırmak ve düşmana dehşet vermek için çalınırdı.
Yeniçeri ocağının lağvı ile beraber Mehterhane de kaldırıldı ve yerini Mızıka-i Hümayun'a bıraktı.
1831 senesinde Sultan İkinci Mahmud Han için Mızıka-i Hümayun'da Donizetti Paşa tarafından bestelenen "Mahmudiye" diğer adıyla "Marche Imperiale Ottomane" (Osmanlı Milli Marşı) ilk Osmanlı milli marşı olarak kabul edildi. 1839'da tahta çıkan Sultan Abdülmecid Han zamanında "Mecidiye Marşı" milli marş olarak kabul edildi. Sultan Abdülaziz Han ise "Aziziye Marşı"nı milli marş olarak kullandı. Yerine geçen Sultan Beşinci Murad yeni bir marş yerine babası Sultan Abdülmecid için bestelenen marşı kullandı. Sultan İkinci Abdülhamid Han'ın uzun saltanatı boyunca kullanılan milli marş, "Hamidiye Marşı", "Marş-ı Ali-i Hamidi", "Marche de S. M. Imperiale Le Sultan Abdül-Hamid Han II" olarak da bilinip tanınmıştır.
Hamdiye Marşı, sözlü ilk marştır. Bu marşın sözleri şöyledir:

Şehinşah-ı ali-tebar
Hakan-ı Cem-iktidar
(Soyu yüce padişah, Cem iktidarlı hakan)

Sultan Hamid-i kamkar
Tahtında olsun ber-karar
(Her istediğine ulaşan Sultan Hamid Han, tahtında daima otursun)

Her ruz-ı ahd ü şevketi
Behcetle bir subh-ı bahar
(Saltanatının her günü sevinçli bir bahar sabahıdır)

Ba-ferr ü ikbal-i mezid 
Binler yaşa Sultan Hamid
(Şan ve şevketle, çok mutlu olarak binler yaşa Sultan Hamid Han)

18 Şubat 2015 Çarşamba

Bu Da Tesadüf Mü?


Ragıp Paşa, kütüphanesinin inşası tamamlandığı günlerde, kapının önünde durmuş düşünürken, oradan geçmekte olan bir zat, niçin düşündüğünü sorar. Paşa, kapının üstüne ne yazdıracağımı düşünüyorum, deyince o kişi: "Fiha kütübün kayyimeh" ayet-i kerimesini yazdır, der. Ragıp Paşa bir de bakar ki bu ayet, ebced hesabıyla kütüphanenin açılış tarihini göstermektedir.

17 Şubat 2015 Salı

Bulgaristan'da Osmanlı Hayır Eserleri

Mustafa Paşa Köprüsü

Bulgaristan 14. yüzyılın Balkanlar'da ilk fethedilen yerlerden biri olup Osmanlı fetih siyasetinin sonucu olarak daha o tarihlerden itibaren burada birçok vakıf ve mimari eseri yapılmıştır. Başta Osmanlı padişahları ve saray mensupları olmak üzere bölgede faaliyet gösteren akıncı ve sancak beyleri, ulema ve özellikle çeşitli sebeplerle Anadolu'dan getirilip burada iskan edilen halk pek çok vakıf kurmuş, bunları ayakta tutacak gelir kaynakları tahsis etmiştir.
Ekrem Hakkı Ayverdi'nin yaptığı tespitlere göre Bulgaristan'da 2356 cami-mescid, 142 medrese, 273 mektep, 174 tekke-zaviye, 42 imaret, 116 han, 113 hamam-ılıca-kaplıca, 27 türbe, 24 köprü, 75 çeşme, 16 kervansaray vb.den oluşan toplam 3339 İslami eserden maalesef çok azı günümüze ulaşmıştır.

Mezhep Düşmanlığı Ve Osmanlı Adaleti

13. ve 14. yüzyıllarda Hıristiyanlar arasında mezhep (Katolik-Ortodoks) düşmanlığı öylesine azmış, düşmanlık o kadar büyümüştü ki, birbirlerinin himayesi altında yaşamaktansa, Türklerin himayesi altında yaşamayı daha uygun bulurlardı.
Nitekin, Fatih Sultan Mehmed Han'ın İstanbul'u muhasarasından dört ay evvel, son İmparator Kostantin nezdinde Rum Patriği Greguvar ile Papalık makamının temsilcisi Kardinal İzodor, Ayasofya'da bir toplantı yaparak, iki mezhebin, yani Ortodoks ve Katolikliğin birleştiğini ilan etmişlerdi. Fakat halkın çoğunluğu buna karşı gelmiş ve hatta günlerce ayaklanmalar olmuştu. Bizans başvekili Grandük Notaras ise bu birleşmeye şiddetle karşı gelmiş ve:
"İstanbul sokaklarında Latin Kardinallarının külahını görmektense Türklerin sarığını görmek evladır!" demişti.