17 Aralık 2014 Çarşamba

Sadaka Taşları

Osmanlı sultanları, devlet adamları, zenginler ve hayır sahipleri hayır işlerinde benzeri görülmemiş bir hassasiyet ve gayret göstermişlerdir.Bugün bile hayretle karşılanabilecek derecede hizmetleri yürütücek müesseseler kurmuşlardır.
Yardımlaşma İslam devletlerinde hemen hemen her devirde titizlikle yürütülmüştür.Fakat Osmanlı devrinde çok daha hassasiyet kazanmıştır.Zengin hayır ve hasenatını yaparken, kimseyi rencide etmeden yapar, fakir de ihtiyacını görürken fazlasına tevessül etmezdi.Her gün muntazam olarak fakir ve fukaraya harçlık dağıtan, her türlü ihtiyaçlarını temin eden vakıfların yanında bir de camilerin ve bazı vakıf binalarının belirli yerlerinde, pencere altlarında, duvar oyuklarında keselikler olurdu.Bizzat para konularak hayır yapılan bu keseliklerden başka bir de sadaka taşları vardır.Sadaka taşları genelde cami avlularında, bazı tekkelerin bahçelerinde, vakıf binalarında ve fakir semtlerinde olurdu.20-40 santim kadar çapı olan taşların boyu bir buçuk-iki metre kadar olup, baş kısımlarında küçük bir oyuk bulunurdu.Bu oyuklara zengin ve hayır sahipleri kimsenin göremeyeceği zamanlarda, ya sabah çok erken saatte, ya da akşam karanlığında para bırakırlardı Fakir de buradan ihtiyacı kadar olan parayı alır, gerisine dokunmazdı.Sadakayı verende, alanda birbirini görmezdi.Günümüzde çok azı ayakta kalabilen bu sadaka taşlarından birisi Üsküdar'da Doğancılar caddesi üzerinde, İmrahor Cami yanındadır.Taşın bulunduğu yer restore edilmiş, etrafı renkli taşlarla süslenmiş ve koruma altına alınmıştır.Acaba bugün, buraya para bırakan zengin ve hayır sahibi, oradan ihtiyacı kadar olanı alacak fakir var mıdır? Burası bilinmez.

15 Aralık 2014 Pazartesi

İstanbul'un İlk Kadısı "Hızır Bey"

   İstanbul`u fetheden Fatih Sultan Mehmet, fethin üzerinden yaklaşık on sene sonra cami inşasında kullanılacak iki mermer sütunu Sinan Atik isimli Rum mimara (bazı kaynaklarda bu mimarın ismi Khristodoulos olarak da geçmektedir) teslim eder.
    Fatih Sultan Mehmet, fetihten on yıl sonra da Mimar Atik Sinan’a, kubbesi Ayasofya’dan daha büyük bir cami yapması için emreder.
      Atik Sinan her ne kadar bu işe “Emrin başım üstüne” diyerek başlasa da malzemeler arasında bulunan yüksek mermer sütunları kendi hesabına göre ölçüp biçip “üç arşın” kestirdikten sonra yaptığı cami Fatih’in istediği ölçüde heybetli olmaz.
    Fatih Sultan Mehmet, yeni yapılan camiyi görünce “Kubbesi Ayasofya’dan daha büyük olsun...” emrine neden uyulmadığını sorar. Mimar; büyük bir depremde caminin yıkılacağından korktuğu için kubbesini Ayasofya’dan daha küçük yapmak zorunda kaldığını ve bu yüzden sütunları kestirdiğini söyler.
      Fatih, mimarın hem Ayasofya’yı (emrine rağmen) özellikle kayırdığını düşündüğü için hem de kendinden izin alınmadan böyle bir işe kalkıştığı için “Mermer sütunları kesen ellerin kesilmesi” emrini verir...
      Mimar Atik Sinan bunu özellikle yapmadığını “Hesaplarına göre Ayasofya’nın kubbesinden daha büyük bir kubbenin, ilk depremde yıkılacağını” düşündüğünü söyler ama emir büyük yerdendir ve geri dönüşü yoktur.
      Fakat çevresindekilerin de cesaretlendirmesiyle, mimar haklılığına olan güvenini daha da bir pekiştirir ve “İstanbul’u fetheden, fatihler fatihi, Padişah Fatih Sultan Mehmet”i mahkemeye verip hakkını aramak için Kadı Hızır Bey’e şikâyet eder...
     Bizzat Fatih Sultan Mehmet tarafından atanmış, Osmanlı adaletini simgeleyen Kadı Hızır Bey, mimarı dinleyip dava açılması için haklı sebep olduğuna kanaat getirir ve Fatih Sultan Mehmet’in mahkeme edilmesine karar verir...
      Fatih mahkemeye gelir ve duruşma başlar; Fatih Sultan Mehmet çok büyük bir insan olabilir ama emrindeki birini mahkeme etmeden cezalandırmıştır. Karşı taraf savunmasını yapar, mimar gerekçelerini açıklar ve kadı kararını verir: Fatih Sultan Mehmet suçlu bulunur ve kendisi de mimara uyguladığı cezayla yani elleri kesilerek cezalandırılacaktır...
      Bunu duyan Mimar Atik Sinan kulaklarına inanamaz ve kadıya yalvararak şikâyetini geri çeker. Kadı, bunu göz önünde bulundurarak cezayı maddi tazminata çevirir ve mimara yüklü bir miktarda para verilmesine karar verir...
      Evliya Çelebi`nin aktardığına göre, karardan sonra Fatih, çıkardığı demir sopayı kadıya göstererek; "Eğer sen Allah`ın hükmünü uygulamayıp, elimi kesmeye beni mahkum etmeseydin bununla başını paramparça ederdim" der. Kadı Hızır Bey de sakladığı kamayı çıkararak cevap verir: "Sen de benim hükmümü kabul etmeseydin, ben de bununla seni delik deşik ederdim" der.      Mimarın yaptığı bu cami gerçekten de 1766 depreminde yıkılmış, yerine Fatih Külliyesi yapılmıştır.

13 Aralık 2014 Cumartesi

Osmanlı'da Rüşvet Tahkikatı

Osmanlı'da rüşvetin tespit edilmesi durumunda sürgünden idama kadar çeşitli cezalar verilmekteydi. Bu suçu işleyen herkese aynı ceza verilmemekte, suçu işleyenin rütbe ve makamı arttıkça verilen cezalar da ona göre artmaktaydı. Rüşvete verilen cezalar, alınan rüşvetin bir kaç misli kadar para cezası, hapis, nefiy (diğer şehir veya memleketlere sürgün), azil (görevden alma), kalebendlik (kalede hapislik), kürek (kadırga veya kayıklarda kürek çekme), katl (idam) gibi çeşitli şekillerde olabilmekteydi.

Osmanlı'da bir Sadrazam rüşvet suçundan idam edilirken bir Yeniçeri Ağası da görevden azledilerek sürgün cezasına çarptırılmıştır. Osmanlı arşivlerinde rüşvet hakkındaki belgelerde oldukça ilginç verilere rastlanmaktadır. İşte onlardan bazıları:

• 1850 senesi, rüşvet ve gayr-i meşru hediyenin alınmamasının temini için düzenlenen yemin töreninin livadaki bütün memurların iştirakıyla yapıldığına dâir Sofya Meclisi’nin mazbatası.

• 1857 senesi, Şehr-i Zor Mutasarrıfı Takıyyüddin Paşa’nın Mal Refik-i Evveli Fethi Efendi hakkındaki rüşvet iddiasının Bağdat Meclisi’nde görülmesi.

• 1892 senesi, Fransa’da Panama Kanalı meselesinde rüşvet alan Nafia Nazırı (Bayındırlık Bakanı) Mösyö Bayu’nun tutuklanması..
                                       
• 1902 senesi, Drama Kaymakamı Emin Paşa’nın para, malzeme ve rüşvet aldığı hakkındaki iddiaların gizli olarak araştırılıp sonucun bildirilmesi.
                             (Osmanlı Ölümsüz Çağ)

12 Aralık 2014 Cuma

Osmanlı Türkçesi

Osmanlıca veya Osmanlı Türkçesi,Osmanlı Devleti’nin hükümranlığı boyunca resmi yazışmalarda, edebi, ilmi ve benzeri  eserlerde kullanılan yazı dilidir.Önceleri sade halk Türkçesi iken zamanla,Arapça, Farsça kelime ve terkiplerin Türkçe cümle ve gramer yapısıyla birleşmesi sonucunda sun’i ve karma bir dil ortaya çıkmıştır.
Şuan gündemimizi çok fazla meşgul eden bu dil; ecdadımızın,dedelerimizin ana dilidir.Bu Türkçeyi öğrenmek ne bize ne de başkasına bir zarar verir.Kendi zannımca Osmanlı Türkçesini öğrenmeli, gidip  eski kütükleri okuyup nereden geldiğimizi, nerede yaşadığımızı, dedemizin nerelerden göçüp geldiğini öğrenmeliyiz.Özellikle hukukçular, tarihçiler, bürokratlar, diplomatlar bu Türkçeyi ana Türkçe gibi bilmelidirler.
Kısacası Osmanlı Türkçesi tarihimizi öğrenmek ve anlamak, geçmişimizi öğrenmek ve yorumlamak için çok önemlidir.Tarihimize sahip çıkmak için bu dili öğrenmeliyiz.

11 Aralık 2014 Perşembe

Kânûnî Sultan Süleyman Han

Kânûnî Sultan Süleyman Han Osmanlı sultanları arasında belki de en çok tanınanıdır.Bazıları için hazır bir sistemin başına oturup bu başarılara imza atmış olsa da, Kânûnî birçok yönden Osmanlı'nın en parlak asrını yaşatmıştır.İşte at sırtından inmeyip, on altıncı asrı Türk Çağı yapan Sultan'ın pek bilinmeyen yönleri:
+Onun için devlet yönetiminde dört olgu önemliydi:
-Devleti yönetmek için büyük bir ordu,
-Orduyu yönetmek için büyük bir ekonomi,
-Ekonomiyi yüksek tutmak için halkın refahının yüksek olması,
-Halkın refahının yüksek olması için adil bir yönetim. Bunlardan biri bile olmazsa devlet çökmeye mahkum olacaktır.
+Kırk altı yıl ile en uzun saltanat yaşayan Osmanlı hükümdarıdır.6.557.000 km2 olan Osmanlı topraklarını 15 milyon km2'ye genişletmiştir.
+Otuz yıl içerisinde yirmi beş seferi bizzat yönetmiştir.
+Sadece parlak bir asker ve yönetici değil aynı zamanda şairdir.Evlendiği cariyelerden Hürrem Sultan'a (Roxalena) yazdığı şiirlerine "Muhibbi" olarak imza atmıştır.
+Mimar Sinan, Süleymaniye Camii'ni yaptıktan sonra Kânûnî'ye "Padişahım! Sana öyle bir cami inşa ettirdim ki kıyamete kadar ayakta duracak metanete sahiptir."demiştir.
+Mekke, Medine ve Kudüs'te ki Kubbet-üs Sahra gibi kutsal mekanları tamir ettirmiştir.
+Fuzuli ve Baki gibi şairlere önem vererek Oamanlı'ya sanat alanında da altın çağını yaşatmıştır.

10 Aralık 2014 Çarşamba

Abdülhamid'in Ufku

Abdülhamid Han otuz dördüncü Osmanlı padişahıdır.1876-1909 yılları arasında otuz üç yıl padişahlık yapmıştır.Çok zeki ve ufku geniş bir padişahtır.Buna örnek olarak şu hadiseyi aktarabiliriz:
1877`de İstanbul`a gelen Avusturya-Macaristan büyükelçisi Viktor Graf Dubsky Bab-ı Ali`de hükümet erkanı ile görüşüp ardından da Sultan II. Abdülhamid ile görüşmüştür. Bu görüşmelerden sonra Abdülhamid Han hakkında şunları söylemiştir: 


"Hayret verici bir şey ama doğruydu. Devlet erkanı sadece kısa mesafede ileri görebiliyordu Geniş zaviyeli bir ihata kabiliyetleri yoktu. Abdülhamid`in ise aksine fazla ihata niteliği vardı. Bu zıtlık telafi edilemezdi. Edilemeyince de devlet idaresinde başlayan aksaklıklar ileride daha vahim sonuçlar verecekti. Biz bunları iyi kullanmalıydık" 



9 Aralık 2014 Salı

ABD Meclisindeki Padişah

ABD Temsilciler Meclisi salonunun duvarlarında dünyaya ün salmış yirmi üç kanun koyucuların mermerden yapılmış kabartma portleri asılıdır.Bunlardan birisi de ünlü heykeltıraş Joseph Kiselewski tarafından yapılan Kânûnî Sultan Süleyman'nın portresidir.
Kânûnî'nin bir sözü:"Halk içinde mûteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes, sıhhat gibi."