3 Mayıs 2015 Pazar

İlk Osmanlı Tıp Okulu

Sultan İkinci Mahmud Han devrine modern ilk tıp okulu olan Tıphane-i Amire, Şehzadebaşı'ndaki Tulumbacıbaşı Konağı'nda kurulmuştur(14 Mart 1827). Tıphane-i Amire ile birlikte, savaşlar sebebiyle artan cerrah ihtiyacını karşılamak maksadıyla Cerrahhane-i Amire de açılmıştır. Bu tarihin öneminden dolayı modern tıp eğitiminin başlangıcı olan 14 Mart tarihi, ülkemizde tıp bayramı olarak kabul edilmiştir.

Abdülhamid Han'ın Ortadoğu Tedbiri

Sultan İkinci Abdülhamid Han, Ortadoğu'da meydana gelecek karışıklıkların farkındaydı. Bütün menfi şartları dikkate alan sultan, petrolün bulunduğu bölgelerin ve stratejik ehemmiyete sahip arazilerin maliye hazinesinden alınarak, Hazine-i Hassa'ya yani kendi hususi hazinesine dahil edilmesine ve bu şekilde koruma altına alınmasına karar verdi. Zaman kaybetmeden çıkarılan emirlerle bu araziler sultanın hazinesi olan Hazine-i Hassa'ya dahil edilerek Sultan İkinci Abdülhamid Han'ın şahsi mülkü haline getirildi. Böylece petrol kaynayan bu araziler hem yabancılar tarafından satın alınmaktan hem de herhangi bir işgal durumunda, elden çıkmaktan korundu. Sultan İkinci Abdülhamid Han'ın bu arazileri şahsi mülk haline getirerek sağladığı diğer bir fayda ise, bu arazileri devlet mülkü olmaktan çıkararak, Düyun-ı Umumiye'nin menfi durumlarından kurtarmasıydı. bunun neticesi olarak da, Düyun-ı Umumiye yerine Hazine-i Hassa'ya gelecek olan gelirleri Osmanlı coğrafyasına yapacağı hayır eserleri için kullandı. Bununla birlikte Sultan İkinci Abdülhamid Han çeşitli tarihlerde çıkardığı üç emir ile Musul ve Bağdat petrol, gaz madenlerinin araştırma ve çıkarma imtiyazını da Hazine-i Hassa'ya yani kendi şahsi emlakine dahil etmiştir.

22 Nisan 2015 Çarşamba

SOKULLU MEHMED PAŞA

Kıbrıs’ın fethi esnasında Venedik elçişi Barbaro memleketten çıkarılmayarak İstanbul’da bırakılmıştı. Elçi, Türk donanmasının 1571 yılıında İnebahtı’da mahvından sonra Osmanlı hükümetinin sulhe tarafdâr olup olmadığını ve haçlılara tâviz verip vermeyeceğini anlamak istediğinden mülakat esnasında Sokullu’yu yoklamıştır. Bunun üzerine veziriâzam Sokullu Mehmed Paşa ona şu tarihi cevabı vermiştir.
“İnebahtı muharebesinden sonra ceseratimizin sönmediğini görüyorsun. Sizin zayiatınızla bizimki arasında fark vardır. Biz sizden Kıbrıs’ı alarak kolunuzu kestik. Siz ise, donanmamızı yok etmekle sakalımızı traş etmiş oldunuz. Kesilmiş kol yerine gelmez. Lâkin traş edilmiş sakal daha gür çıkar.”

21 Nisan 2015 Salı

II. ABDULHAMİT

Onun döneminde halkla birlikte bir modernleşme yoluna gidilmiştir. Şehzadeliğinde piyano ve Batı müziği dersleri almış ve keman çalmıştır. Modern bahçe bakımına ilgi göstermiştir. Sedef ve fildişi kakma, oyma ve süsleme işlerindeki maharetinin aynı sıra usta bir marangozdur. Antika koleksiyonuna sahiptir. Padişahın başka bir merakı da polisiye roman okumak daha doğrusu okutmaktı. Seyahat edemediği için bütün dünyaya ait seyahatnameleri tercüme ettirip okutmuştur. Fotoğrafçılığa merakı vardı, ama kendisinin fotoğraflarının çekilmesinden hiç hoşlanmazdı. Saat tamirciliğinde ustaydı. Özenli ama sade giyinen padişah günde iki üç defa elbise değiştirirdi.

12 Nisan 2015 Pazar

Saniye Saniye Yangına Gidiş

Yangın söndürmeye giden tulumbacılar

Bugünkü itfaiye teşkilatımızın temelini meydana getiren tulumbacıların yangına gidiş ve gelişleri belli bir disiplin ve düzen içinde olurdu. Yangın haberi Galata ve Bayezid kulelerine gündüz bayrak, gece fener asılarak bildirilirdi. Kulelerden yangın yeri tesbit edilir ve 'köşklü' adı verilen görevliler tarafından mahalle bekçilerine ve karakollara bildirilirdi. Tulumbacıların reisi yangını haber veren köşklüye 'Oğlan mı, kız mı ?' diye sorardı. İstanbul yakası için 'oğlan', Beyoğlu yakası için 'kız' denirdi. Haberi alan tulumbacılar kısa bir sürede özel giysilerini giyip ikinci reisin emriyle Fatiha suresini okuduktan sonra yangın mahalline hareket ederlerdi. Yol süresince takım değiştirmek ikinci reisin emirleriyle belirli bir düzen içinde yapılırdı.
Yangına gidişte, mahalle sandıkları arasında büyük rekabet olurdu. Çünkü tulumbacılıkta en önemli şey yangını söndürmek kadar yangına ilk giden ve ilk dönen olmaktı. Uzak semtlerin sandıkları, koşularda semtin yerlilerini geçmeye uğraşırlardı. Geçilen takım, 'sandık kaptırma'ya uğramış olur, bu çok alçaltıcı kabul edilirdi.
Takımlar, gerek yangın yerine giderken, gerekse yangını söndürürken çeşitli naralar atarlardı. Meşhur sandıklardan Zindankapılılar: 'Düşmanına kelepçe vuran mini mini Zindanlı' ; Mevlevihanekapılılar : 'Hak yoluna döner Hazret-i Mevlevihaneliler' ; Fenerliler: 'Derede yüzer, karada gezer, dostu düşmanı gözünden sezer, böyle gelir böyle gider Fener uşakları' diyerek nara atarlardı. Yangını söndüren tulumbacılar dönerken hangi sınıf veya mahallenin tulumba ocağından olduklarını belirtmek için halkın kalabalık olduğu yerlerde "Haayt... Karada aslan, denizde kaplan, yetmiş iki buçuk millete duman attıran, yaman gelir yaman gider. Beyoğlu'nun yiğitleri bunlar!" gibi naralar atarlardı. Tulumbacılar tarafından kendilerine kurban hediye edilirdi. Bu kurbanın boynuzları yaldızlanır, bir süre bakıldıktan sonra da kesilerek ziyafet verilirdi. Ayrıca, mahalle halkı ve sigorta şirketleri de tulumbacılara bahşişler verir ve bunlar sandık mensupları tarafından pay edilirdi.

9 Nisan 2015 Perşembe

Bir Devre Adını Veren Çiçek: Lale


Göz alıcı renkleri ve güzelliğiyle İstanbul'un bir parçası haline gelen lalenin mevsimi Mart ayının sonlarından başlayıp Nisan ayının ortalarına kadar devam eder.
Lalenin İstanbul'da en güzel olduğu yerler Emirgan Korusu'yla Sultanahmet Meydanı'dır.
Avrupalıların, "tulipa" dedikleri lale ile tanışmaları Kanuni asrında olmuştur. Avusturya elçisi olarak İstanbul'a gelen Busbecq'in dönüşte götürdüğü lale soğanları sayesinde bi çiçek Avrupa'da yayılmıştı. Sonraki yıllarda ise Hollanda'da tam bir lale çılgınlığı yaşanmıştı. Bizde lale çiçeğinin en itibar gördüğü asır Sultan Üçüncü Ahmed'in saltanatı zamanındaki Lale Devri'dir (1718-1730).
İstanbul'da şehir zarafet ve nezaketinin en değerli unsurlarından sayılan lale etrafında, edebiyatın mimariye kadar geniş bir kültür oluşmuş, çiniler ve kumaşlar lale motifleriyle süslenmiştir. Hakkında çeşitli kitaplar yazılmış, yüzlerce türü yetiştirilmiştir.
Soğanlı ve otsu bir bitki olan lalenin ayrı bir yeri vardır. Ecdadımız, laleyi Orta Asya'dan getirmiş, yaşadıkları topraklara yaymıştı. Ebced hesabına göre 'lale' kelimesindeki harflerle "Allah" lafzındaki harflerin toplamı aynıdır.
Mazhar-ı ism-i Celal olmasa idi lale
Bulamazdı bu kadar rütbe-i vala lale
(Lale, eğer Hazret-i Allah'ın (c.c.) ism-i şeriflerine mazhar olmasa idi. bu kadar büyük bir rütbeye erişemezdi. )

8 Nisan 2015 Çarşamba

Padişahın Hediye Ettiği Kurbanlar

Osmanlı Devleti'nde "Ümera ve nüzzardan sadr-ı vüzera ve kibar-ı ulema ve rical-i ebed-bekaya" kurbanlık hediye edildiği gibi "nefs-i hümayun ve rical-i enderuna da erkan-ı devletten" kurbanlık takdim edilmekteydi. Bunların yanında padişah da kendisi için satın aldırdıklarıyla beraber devlet ricaline ve bendeganına hediye edilmek üzere de büyük miktarda koç aldırmaktaydı. Gerek tarih kitapları ve gerekse hatıratlarda, Kurban bayramlarında akraba, bendegan ve hayır müesselerine koç hediye etmenin kadim bie an'ane olduğunu görmekteyiz ki bu adet sarayda sa cari idi.
Satın alınan koçların miktarı ve fiyatı ağnam müdürü tarafından tesbit edilip tanzim edilen ilmühaberle saraya bildirilirdi. 1333 numaralı Cevdet Saray tasnifinde yer alan ilmühaberlerde geçtiğine göre, 1850 (1266) tarihinde Kurban Bayramı için toplam 204 kurbanlık alınmış olup bunların 114 tanesi "Enderun-ı Hümayun'da bulunan bazı bendegana i'ta" olunurken 90 tanesi ise "tekayaya" takdim edilmişti. 1851 (1267) senesinde ise satın alınan kurbanlıkların miktarı 213'ü buluyor, bunların 123 tanesi Enderun'a yine 90 tanesi tekkelere bağışlanıyordu. Padişah, kurbanlıklarını umumiyetle türbedarlar, müezzinler, cami hademeleri, fukara, mskinler, tekke şeyhleri, mevlevihaneler, medreseler ve dergahlara bağışlamaktaydı. Ayrıca sarayda padişah namına kesilen kurbanların etleri saray mutfağına girmez, bunlar da civarda bulunan fakir ve muhtaçlara dağıtılırdı.