29 Mart 2015 Pazar

Müslüman Hintli Askerler Böyle Aldatıldılar

Çanakkale savaşlarında İngilizlerin sömürgelerinden ve bilhassa Hindistan'dan getirdikleri askarler, Müslüman Hintlilerdi. İngilizler bu Müslüman askerler için gemileri cami haline getirmişlerdi. Hatta Müslüman askerlere beş Vakit namaz kıldırıp oruç tutturmaktaydılar. İngilizler Müslüman askerlerin her türlü ihtiyaçlarının karşılıyor, elbiselerine, yiyecek ve içeceklerine çok büyük özen gösteriyorlardı. Öyle ki, bu Müslüman Hintli askerler kiminle savaştıklarının bile farkında değillerdi. Bazı istihbarat raporlarında yazılı olduğuna göre İngilizler onları: " Siz sadece Almanlarla savaş edeceksiniz!" diye kandırılıyorlardı. İngilizler, Müslüman askerler aldatıldıklarını anlamasınlar diye çok sıkı tedbirler de almışlardı. Adeta dünyayla alakaları kesilmiş gibiydi. Osmanlı Devleti de aldatılmış bu Müslümanları ikaz etmek için uçaklardan Arapça ve Hint lisanı ile yazılmış kağıtlar atarak onların esasen Halife-i Müslimin ve onun ordusuna karşı savaşmaya getirildiklerini anlatmaya çalışıyordu.

İlk Devir Osmanlı Arşivleri Yandı

Osmanlı tarihinin Fetret Devri'nden (1402-1413) önceki tarihler üzerindeki bilgi eksikliğimizin sebebi, 1402'ye kadar toplanan Osmanlı arşivinin, Timur ordusunun Bursa'yı yağması sırasında yakılmış olmasıdır.
Bilhassa İstanbul'un fethinden sonraki devirde en küçük bir hadise bile kayda geçmiş, zaptedilmiş, böylece Türkler kendi tarihlerini başkalarından öğrenme durumundan kurtulmuşlardır. Sadece İstanbul arşivlerinde 150 milyondan fazla vesika mevcuttur.
1931 senesinde ise, bu paha biçilemez milyonlarca Osmanlı belgesi vagonlara doldurulmuş, hurda kağıt olarak Bulgarlara satılmıştır.
Türkçe vesikalar dışında, yabancı dillerde yazılmış olan vesikaların çoğu da akıl almaz derecededir. Sözgelimi, Dubrovnik gibi küçücük bir kasabanın arşivinde, Türklerle ilgili, Latince ve Türkçe belgelerin sayısı dokuz bin olarak kaydedilmektedir.

28 Mart 2015 Cumartesi

Osmanlılar Fethettikleri Yerlerin Dilini ve Dinini Neden Değiştirmedi?

Bir toplumun dilini zorla değiştirip onlara başka bir lisanı dayatmak zulümdür. Osmanlı Devleti böyle bir şeye teşebbüs etmemiştir. Fakat ne olmuştur. Farklı ırklara mensup insanlar herhangi bir zorlama olmadan, zamanla Türkçeyi öğrenmişlerdi, kendi dillerini de muhafaza etmişlerdir. Türk unsurunun yaşadığı yerlerde, Arap coğrafyasından Macaristan'a kadar birçok bölgede Türk dilinin etkisini görmek mümkündür. Bugün Mısır'a gittiğinizde halkın lisanında yüzlerce Türkçe kelimenin yaşadığını görebilirsiniz.
Din tarafına gelince, Osmanlı Devleti yaptığı seferleri "İ'la-yı kelimetullah", yani Allah'ın dinini yaymak için yapmıştır ve İslam dinini de çok güzel bir şekilde yaymıştır. Fakat dinde zorlama yoktur. Osmanlılar kimseyi, hiçbir kavmi, topluluğu zorla Müslüman yapmamışlardır. Osmanlı adaleti, Müslümanların temiz ahlak ve davranışları gayrimüslimlerin de zamanla İslam'la şereflenmesine vesile olmuştur. Bugün Arnavutluk'ta, Bosna'da, Kosova'da vs. birçok yerdeki Müslümanlar bunun delilidir. Osmanlı tarih kaynakları ve Osmanlı Arşivi'ndeki vesikalar bize, yüz binlerce gayrimüslimin İslam'la şereflendiğini göstermektedir. Bu sadece Balkanlar için sınırlı değil, bilhassa Afrika ve Ortadoğu'da 400 yıl kalan Osmanlı Devleti değil de başka bir devlet olsaydı belki Müslüman ülkelerin sayısı parmakla gösterilecek kadar az olurdu.
Eserlere gelince sadece Balkanlar'ı incelerseniz Osmanlı'nın binlerce eserini görürsünüz. Üç kıtada hükmettiği toprakların Osmanlılar, medeniyet eserleriyle adeta süslemişlerdir. Sömürmediği içindir ki, yüzyıllarca insanlar buralarda huzur içinde yaşamışlardır.
Bugün bazı dillerin yaygın olmasının sebebi, bu dilin yayıcısı devletlerin insanlığa hizmet ve medeniyet götürme gayesiyle olmayıp, tamamen sömürme ve zenginlikleri kendileri için kullanabilme gayesiyle olmayıp, tamamen sömürme ve zenginlikleri kendileri için kullanabilme gayesi içindir.
Bu devletler, gittikleri yerlerde sömürgeci bir zihniyet ile hareket etmişler, üstüne çöreklendikleri toprakların sadece tabii zenginliklerini sonuna kadar sömürmekle kalmamışlar, bu topraklar üzerinde yaşayan yerli halkın dilini ve dinini de bu devletlerin hareket ve düşünce tarzı tamamen biribirinden farklıdır, kabil-i kıyas değildir.
Şunu da unutmamak lazımdır ki Osmanlı Devleti adaletle ve hakkaniyetle dört asır dünya hakimiyetini elinde bulundurmuştur. Bugünkü devletlerin dünya hakimiyeti ise daha 50-60 yıllıktır.  

Osmanlı'nın Hoşgörüsü

"Biz, Osmanlıların idareleri altında yaşayan azınlıklara tanıdıkları hakları, ne anavatanımızda ne de müstemlekelerimizde bulunan yabancılara veririz. Osmanlılar, İslami bir çerçevede bu azınlıkları, onların din ve anneannelerine asla dokunmadan ve müdahale etmeden, Osmanlı Devleti'ne fayda temin edecek elemanlar haline getirmişlerdir. Bir Ermeni, bir Rum veya Arap asıllı bir kimse, devlet, servet ve şöhret sahalarında Anadolu bir Türk'ten farklı mütalaa edilmez. Oysa bir Fransa'da Musevi asıllı bir kimse ile, Cezayirli bir kimsenin değil Başbakanlık (Osmanlılarda sadrazamlık), bakanlık koltuğuna oturmasına müsamahakar olamayız."

Osmanlı Sömürgeci Bir Devlet Midir?

Osmanlı'nın idaresinde sömürgecilik mefhumu yoktur. Devletin son gününe kadar olmamıştır da. Sömürgeci, bir başka milleti askeri işgal altına alan, ekonomik bakımdan sömüren ve bu sömürüyü devam ettirmek için o milletin manevi ve kültür dünyasını da yok etmek isteyen işgalci demektir.
Başka milletler Cezayir, Filistin, Vietnam, Tayland, Kamboçya, Hong Kong ve bazı başka ülkelerde ekonomik sömürü bir tarafa, o milletlerin tarih arşivlerini bile zaptetmişlerdir.
Fransızlar, Cezayir Milli Arşivi'ni beraberlerinde götürmüşlerdir ve hala iade etmemişlerdir. Dillerini mecburi kılmışlardır, köklerini unutsunlar diye...
Osmanlı 500 senelik fütuhat devrinde fethettiği ülke insanlarının dillerine, dinlerine ve geleneklerine hiç ama hiç karışmamıştır.
Osmanlı onların dillerini öğrenmiştir, ama fethettiği yerlerdeki milletlerin lisanlarını değiştirmeye kalkmamıştır.
Osmanlı, Anadolu'nun iktisadi gücünü Avrupa'ya, Arabistan'a ve Afrika kıtalarına yatırmış ve kendini feda etmiştir.
Tarihçi Malet "Orta Çağ" isimli eserinde. "Osmanlı fütuhatı zamanında bir Sırp, Bulgar ver Yunan hükümetleri olmamıştır; ama Türkler o milletlerin sosyal varlıklarına hiç dokunmadıkları içindir ki, bağımsızlıklarını kazanınca onlar kolayca milli devlet haline gelebilmişlerdir." diye yazar.
Ne var ki biz kendi tarihi azametimizi yabancılardan öğrenmeye abone olduktan sonra ve milli tarih tembelliğimiz de bu hayata eklenince, tarihi inkar ederek onların haksız suçlamalarını hakikat olarak kabullenmişizdir.

27 Mart 2015 Cuma

Osmanlı'da Valide Sultanlık

Valide sultanlık ünvanı ilk olarak Sultan Üçüncü Murad Han tarafından validesi Nurbanu Valide Sultan'a verilmiş ve sonra devamlı kullanılmıştır.
Müslüman olmayan valide sultan yoktur. Valide sultanların hepsi hayır ve hasenatı seven, takva sahibi hanımlardı.
Bir şehzade dünyaya getiren padişah hanımı, oğlu tahta çıkıncaya kadar "kadınefendi" veya "haseki" ünvanı ile anılırdı.
Harem-i Hümayun'un en yüksek makamı "Valide Sultanlık" makamıydı. Devlet üzerinde etkileri olsa da siyasetle uğraşanları yok denecek kadar azdı.
Padişah tahta geçtiğinde annesi, hayatta ise Bayezid'de bulunan Eski Saray'dan Yeni Saray'a, yani Topkapı Sarayı'na taşınırdı. Valide sultanın Yeni Saray'a gidişi "Valide Alayı" diye adlandırılan büyük bir merasimle yapılırdı.
Valide sultanın haremde geniş bir hizmetli kadrosu vardı. Haremi, hazinedar usta vasıtasıyla idare ederdi. Padişahın hanımlarının, kendisine çok yakın aile fertlerinden kadın olanların ve cariyelerinin bulunduğu yer olan Harem Dairesi'ne saraya mensup olmayan yabancı kadınlar dahi girmezdi.
Valide sultanların mali işlerini idare etmek için bir kethüda (kahya) tayin olunurdu. Valide sultanlara darphane bütçesinden belli bir kısım ayrılır; bu gelire "başmaklık" denilirdi.
Osmanlı padişah annelerinden 21'i oğullarının padişah olmasına yetişerek "Valide Sultan" olmuştur.
Valide sultanın vefatını takip eden kırk gün boyunca vezirler kabrini ziyaret ederdi.
Şayet padişah, valide sultandan önce vefat ederse valide sultan diğer emekliler gibi Eski Saray'a gönderilirdi.

Ayasofya'nın Minarelerinin Bir Tanesi Neden Farklı?


Ayasofya, İstanbul 29 Mayıs 1453 Salı günü (20 Cemaziyelevvel 857) fethedildiğinde usulden olduğu üzere fethin nişanesi olarak camiye çevrilmiştir. Fatih Sultan Mehmed Han, tarihlerin kaydettiğine göre binanın kubbesine kadar çıkmış. Ayasofya'da ilk Cuma namazını kıldıktan sonra camiyi kendi hayratından olarak vakfetmiştir. Yanına bir de medrese yaptırmıştır. Bu sırada ilk minare de binanın batı tarafındaki kuleciklerden güneydekinin üstünde ahşap olarak inşa edilmiştir. Bu minare 1574 yılına kadar durmuş ancak bu tarihten sonra kaldırılmıştır. Caminin güneybatı köşesindeki tuğla minare ise Sultan İkinci Bayezid Han (1512-1520) zamanında yapılmıştır. Güneydoğu köşesindeki minare ise Mimar Sinan yapısına benzemekte olup Sultan İkinci Selim Han zamanında yapıldığı anlaşılmaktadır.
Caminin etrafına binaya destek veren ve binanın çökmesini önleyen payandalar da Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. Camiye Sultan Üçüncü Murad Han zamanında kuzeydeki iki minare ilave edilerek dört minareli hale getirilmiştir.